Devletin Sokağında İnsanlık Durumu, Anayasa ve Toplumsal Cinsiyet – Sarphan Uzunoğlu

Facebooktwittergoogle_plusmail
Son bir yıl içerisinde gerçekleşen cinayetler, kadının adının bakanlığın adından dahi silinmesi, çalışan kadın oranındaki azalma, artan muhafazakârlaşmayla paralellik gösteren mobbing vakaları, ihtimali her an kapımızda olan ve bir serserinin elindeki bıçağın ucu kadar parlak bir ihtimal de olmayan transların katledilmesi süreci. 2000′li yılların kamusal alanının heteroseksüel olmayanlara vaat ettiği dünya tam olarak bu.
Kamusal alan dediğimizde aklımızda beliren fikirlerin büyük bir çoğunluğunun erkek eliyle tasarlanmış devletin tasvirinden ibaret olduğunu, tüm bu ‘sıkışmışlık’ içerisinde, kamusal alanda varoluşun temsilinin imkansızlığını hissetmek için örgütlü bir feminist yahut LGBT eylemcisi olmak gerekmiyor. Peki ya, kamusal alanın neoliberalizm sonrası evresi?
Habermas, sosyal devlet de dahil olmak üzere tüm üstten alta düzenleme yapan kurumların, örnek vermek gerekirse kadınların, statüleri üzerinde belirleyici olmasının antidemokratik bir biçim olduğunu söylemişti. Bugün, devletlerin toplumsal cinsiyet politikalarını belirlerken ortaya koydukları irade, bireylerin toplumsal cinsiyet pratiklerine nasıl yansıyor sorusunu sorduğumuzda aldığımız cevap sanırım yeterli olacaktır.
Bugün biliniyor ki, modernist projelerin tamamında olduğu gibi, neoliberalizmde de projenin gücü ve keskinliği açık bir biçimde, neoliberal düzlemdeki gelişmelerin özneleri standartlaştırmasına bağlı. Yani, bir proje olarak neoliberalizm ‘soyut bir özne’ belirleyip, onun gerçekliklerinden uzaklaşıp, kendi tasavvuruna göre onu biçimlendirme aşamasında, onun var oluşunu es geçiyordu. Kısacası, neoliberal devletler, James C. Scott’un deyimiyle soyut yurttaşlar için plan yapıyordu ve bu düşünceye göre ‘standartlaştırılmış bireyler ihtiyaçları bakımından tek biçimli ve hatta birbiriyle değiştirilebilir’ olarak tanımlanıyor. Dahası bu bireylerin toplumsal cinsiyete, beğeniye, tarihe, değerlere, kanaatlere ya da orijinal düşüncelere sahip olmaları yahut böyle bir girişimde bulunmaları ihtimali bile gözetilmiyor. Kısacası, bu üsttencilik, tipik modernist projelerin tamamının en büyük günahını sırtlanıp, en hegemonyacı haliyle bireye ne yapması gerektiğini, ne olması gerektiğini, bireyi hiçbir biçimde tanımadan ve ona modernist geleneğin bir parçası olarak güven duymadan söylemektedir.1
Tam bu noktada, insanlığa dair tüm projelerin nerede başarısızlığa uğradığını bir kez daha görüyoruz: Ona duyulan sonsuz güvensizlik ve insanlığın eğilim ve perspektiflerine yönelik aşağılama güdüsü. Bundan yedi yıl önce alternatif müzik konusunda dünyada farklı bir yere sahip olan ve heteroseksizm kalıplarından uzak giyim tarzı ve görünüşüyle bir şekilde dünyadaki pop camiasındaki cinsiyete dair önemli sorgulamalardan birini yapan bir rockstar olan Marilyn Manson röportajında şöyle diyordu: “Ben bu toplumun -ABD- kendine olan nefretinin aynasıyım.” Bugün, Manson’un söylediği, geçmişte cinsellik normlarıyla dalga geçen herkesin öyle ya da böyle ortaya koyduğu, cinselliğin açık ifadesinin aslında bireylerin değil, devletin nefret ettiği bir algı olduğu gerçeğiyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Çünkü toplumsal gerçek çerçevesinde baktığımızda ne şiddet ne de cinsellik bizim için uzak kavramlar. Hatta, Türkiye’de cinselliğin tek tarafın hakimiyetiyle sürdürülen, bir nevi işkence süreci olduğu da göz önüne alındığında, cezbedici bir yönü olduğu da aşikâr. Peki ya bu noktada toplumun ve bireylerin durumu yahut belirleyiciliği nedir? Örneğin, Ayşe Paşalı cinayetinde etkin olan şey bireyin iradesi değil miydi? Yahut Türkiye’deki çalışan kadın oranı, bireylerin seçimine mi dayalıdır? Bu noktada ortaya sürülebilecek tezlerin sayısı yok. Devletin, erkek egemen politikalardaki belirleyiciliği, kapitalizm ve artık en vahşi türü olarak neoliberalizm gösteriyor ki erkek egemenlik devlet tarafından bize kader olarak yutturulmuş bir şey. Bu yutturulma aşamasını modernist bir devlet kurma ihtiyacı gözeten her sistem tecrübe etmek durumunda. Olayı bir ‘ceza mekanizması’ olarak ele alır ve kadınların, lezbiyen, gey, biseksüel ve trans bireylerin ‘korunmasını’ suç işleyenleri cezalandırmak olarak görürseniz Türkiye’de karşılaşacağınız tablo oldukça ilginç. Çünkü, örneğin Aile içi şiddet konusunda yaptığı çalışmalarla tanınan Tuncer Günay, 1960′dan bu yana polis kayıtlarına giren 2.5 milyon kişinin olduğunu belirtiyor. Bu 2.5 milyon kişinin yalnızca kayıtlara giren şiddet vakalarıyla ilişkisi olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’de aile içi şiddet mekanizmasında ‘devletin belirleyiciliği’ faktörünü es geçmek tam anlamıyla ihmalkârlık olur.
DEVLETİN SOYUT BİREY TAHAYYÜLÜ ve “GÖRÜNMEYEN EMEK”
Peki bu modernist, üsttenci yaklaşımların ortadan kalkması için ne yapılmalıdır? Bugün Türkiye’de birçok kanunun ötesinde iş gücünün yeniden tanımlanması gerekir. Her ne kadar Habermas’ın tanımına göre toplumda ‘maaşlı işçiler’ tarafından yapılan tüm işler materyal üretime dahil görülse de, erkek egemen toplum yapısında kadın emeğinin ‘görünmezliği’ söz konusu olsa da bu ‘görünmezlik’ ve ‘simgesellik’ tanımlamaları, devlet tarafından ‘emek’ statüsüne sokulmadığı sürece Habermas dahil tüm düşünürlerin ve dolayısıyla devletin emek tanımından başlayan ayrımcılık serüveni, trans bireylerin çekildiği emek alanı olan fuhuştaki kayıt dışılık gibi bir alandadır. Dahası, iyi bir niyetle dahi olsa, özellikle de kadınların (evde çalışan, çocuk yetiştiren) emeklerinin simgeselleştirilmesi, emek üzerinden değil de tüketim üzerinden özneyi tanımlayan neoliberal toplumların hastalığına da oldukça uygundur.2 Kısacası neoliberalizmin emeğe dair sömürüsü sadece ‘erkek egemen emeğin’ fazla mesailerinde değil, kadınların ve lgbt bireylerin sürekli olarak ortaya koyduğu emeklerin tamamen simgeleştirilip yok sayılması sürecinde de etkin oluyor. Böyle bir çerçeve etrafında da düşününce artık kamusal ve özel alan arasında hiçbir fark kalmadığı görünür kılınıyor. Öyle ki, bugün herkesin kabul ettiği üzere, birbirine son derece içkin alanlar olarak özel alan ve kamusal alan aynı emek sömürüsünün sürerliğine bağlanıyor; dahası bu sömürü, trans bireyler gibi toplumun iyice dışına itilmiş bireylerde, neoliberalizmin yeni ‘sokak’ tahayyülü dahilinde iyice itilerek, trans birey açık bir biçimde seks işçiliğine hapsedilirken, kadın da ücretsiz olarak ev işlerini yapan bir bağımlıya dönüştürülüyor. Kısacası, erkek müdahaleciliğiyle devlet müdahaleciliği kol kola girerek herhangi bir ceza mekanizmasıyla -en radikalini bile düşünebilirsiniz- onarılamayacak bir sorun ortaya çıkarıyor.
Sonuç olarak, bugün yeni bir kadın politikası üretmek, yeni bir toplumsal cinsiyet politikası üretmek, ilk bakışta çok kolay görünebilir. Ancak, modern devletin genel eğilimi olduğu üzere, devlet bir konuda politika üretirken her seferinde bir başka alanın politikasından taviz vermiştir. Kısacası, Kemalizm’den bu yana kadınların durumu bir ‘haklar’ perspektifinin ötesine gidememiş, herkes için eşitlik yerine ‘kadın erkek’ eşitliği sağlanmaya çalışılırken, bu eşitliğin kendi içerisinde barındırdığı tüm eşitsizliklere, (ekonomik düzenin erilleri, çalışma yasalarının erilliği, işveren mantığının erilliği, taciz, şiddet durumlarındaki artış gibi) sessiz kalmak dışında bir anlam taşımamıştır.

YENİ ANAYASADA KADIN ve LGBT VARLIĞI

Kısacası, insanlık projesi, kadınları da x, y, z tanım kalıplarından birine sokarak, LGBT’leri de bir şekilde tanımlayarak, soyut birer kimlik olarak ifade ettiği yurttaşların arasına katmasıyla, onlara sahip oldukları şeyi yaşama imkanı vermeyecektir; dahası insanlık projesi, Türkiye’de muktedirin gelenekselleştirdiği o reflekse dayanarak, sorunlardan bahsetmenin yahut sorunlara ucundan kıyısından değinmenin çözümün ta kendisi olduğuna dair dayatılmış yargılara bir kez daha kapılacaktır.
Bugün birçok sivil toplum örgütünün yeni anayasa yapım sürecinde duydukları sonsuz heyecanın fazlasıyla anlamsız olmasının ardında tam da bu gerçeklik yatmaktadır. Neoliberal bir hükümetten ‘arz-talep’ ilişkisiyle elde edilebilecek yegane şey, fazlasıyla soyut, kazanımsız bir yurttaşlık tanımı olacaktır; dahası, devletin böyle bir niyeti var gibi de görünmemektedir. Selma Aliye Kavaf’tan Fatma Şahin’e kadar bir yol alındığı düşüncesinde olmak da fazlasıyla iyimser bir yetmez; ama evet tavrı olacaktır. Tüm bu şartlar altında, ‘soyut bir varlık’ için neoliberallerle gülümsemelerle dolu buluşmalara girmektense kamusal alandaki kadın emeğinin ciddi anlamda terörize edildiği, muhafazakârlaşmanın arttığı, özel alandaki kadın emeğininse zaten tutsak edildiği ve çoktan karşılıksız bırakıldığı bir ülkede kadınların üretime nasıl katılacağı ve bu katılım sürecinin yine kadınlar ve LGBT bireyleri tarafından nasıl güvenli kılınacağı konuşulmalıdır.
1) Scott, James C., Devlet Gibi Görmek – İnsanlık Durumunu Geliştirmeye Yönelik Projeler Nasıl Başarısız Oldu, Versus Yayınları: İstanbul s. 519-520
2) Fraser Nancy, “İletişimsel Eylem Teorisi”ni Eleştirmek, http://bit.ly/ubZZqh
(Mesele Dergisi’nin Ocak 2011 Sayısında Yayınlanmıştır)
Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir