Dersim’ler, Dersim Kaliamı ve Dersim – Müslüm Yücel

Facebooktwittergoogle_plusmail

Yazıya başlamadan önce, Dersim’le ilgili olarak belleğimi yokladım; başlıklar yakaladım, kitaplar buldum, internetten dağ resimlerine baktım uzun uzun. Bir arkadaşım vardı, o aklıma geldi; diyordu ki Dersim Hapishanesi’nden“Munzur Dağı’nın zirveleri” görünür. Sonra diğer bir arkadaşım, Hıdır Çam, Divriği Ulu Camii’sinden illeri gider, Divriği-Arapkir sınırının belirdiği noktada durur, “Ha işte burası Munzur”, der, ardından, “görüyor musunuz ne kadar güzel” demekten kendini alamazdı.

Dünyanın neresinde olursa olsun Kürtlerin, görmeseler bile hayatlarında bir Dersim’le özdeşen Munzur vardır, buraya gitmek, burayı görmek, hatta burada ölmek…

Munzur adındaki çobanı aramak, tasından dökülen süt sudan içmek herkes için güzel bir hayaldir; su, göz göz olmuştur dağın dibinde, kalbi sahi olan o çobanın sırrına erer. Bu yüzden olsa gerek Munzur bütün sırrını suda saklar, dağa açıklar; tercümesi yaylalardır.


Dersim yaylalarının ne eşi vardır ne de benzeri; konar göçer Şavaklılar yıllarca bu yaylaları kendilerine mesken tuttular, en güzel peynirlerini burada yaptılar, burada koyunlarını, kurtların arasına salıp çadırlarında rahatça uyudular. Dersim’in doğasını anlatmak, buraya sığmayacaktır. Dersim dendiği zaman salt bu dağ, bu yayla akla gelmemektedir.


İlk Dersim, Çocuk ve Yaşlıdır


İşte Necip Fazıl Kısakürek’in anlattığı bir Dersim vardır; Kısakürek çarpıcı örnekler verir, bunlardan biri, belki de bir çocuğun karnına saplanan yabadır. Dahası da var, ateşten kurtulan yine bir çocuğun namluları görünce yüzünü ateşe dönmesidir.


Nuri Dersimi’nin anlattığı bir Dersim vardır sonra, anlattığı kişilerden biri kızıdır; askerin eline düşmemek için kendini uçurumlardan aşağı bırakmıştır. Uçurum ne demiştir acaba? Kuşkusuz bir melek, kendini uçurumdan atanları kanatlarına almış usulca toprağın karnında saklamıştır.


Dersim, isyanıyla her zaman günceldir, açık bir yaradır, ne yapılsa, ne kadar bir zaman geçse, bu yara yalnızca Dersimlilerin değil, bütün Kürtlerin içlerinde sancır.


Bir de Çayan Demirel’in “38” adını verdiği belgeselinde anlattığı bir Dersim var. Demirel’in belgeselinde Dünya Ana diye bir kadın hemen dikkat çekiyor, o konuşunca, insan diyor ki keşke iki kalbim olsa da birini ona versem.


Dünya Ana diyor ki, “evimiz misafirlerin eviydi”. Başka bir ses diyor ki, “Bizi öldürüyorlardı, şan sahibi oluyorlardı, yiyecek alıp yiyorlardı”. Belgeselin en dokunaklı kısmı kuşkusuz kadınların ağzından anlatılanlar.


Bir kadın gözleri dolarak, yaşadıklarını dün yaşamış gibi aktarıyor, o da diyor ki, “Kadının biri beş yaşındaki çocuğunu suya attı, boğdu onu; çocuk ağlıyordu, sesi geliyordu. Sesi duyup, izimizi bulabilirlerdi, peşimizden gelirlerdi…” Pek çok şeyin bittiği bir andır bu.


Belgeselin bir de can yakan başka kareleri de var. Bunlardan biri Dersim gazilerine verilen şeref madalyası, ikincisi kafası kesilen bir Dersimli’nin başucunda poz veren askerler… Dersim Madalyası 1938 tarihini taşıyor, isyana katılan Türk askerlerine bir başarı belgesi olarak sunuluyor, demek ki bu bir dış harekât.

Kafası kesilen Dersimli’nin yanındaysa askerler poz veriyor, zafer işareti yapmıyorlar, ama elleri “kazandık” diyor; 1990’lı yıllarda, 2000’lerde benzer fotoğraflar sıkça çıktı albümlerden, filmlere konu oldu benzer kareler, demek ki bitmemiş bir intikam var ve kim bilir tam kare fotoğrafı ne zaman çekecekler.

İkinci kare, İkinci Dersim, İsyan Sonrası

2000 yılında Yeni Gündem gazetesi için Dersim sürgünleriyle konuştum. İçlerinden birinin, Ali Aslan’ın anlattıkları hâlâ kulaklarımdadır; şöyle diyordu:


Biz ilk burulara gelirken, sırtımızda elbise yoktu. Trenle getirildik. Gece olduğu zaman korkardık. Sürekli başımızda jandarma olurdu ve biz jandarmanın izni olmadan dışarı çıkamazdık. Dersim’de biz küçücük köylerimizde onlarca cesedin arasından evlerimizin yolunu şaşırdık. Seksen bir yaşındayım. Onca zaman geçti. Tekrar köye gitmeye cesaret edemedim. Çünkü yıllardır o anları hâlâ unutamadım.



Adı Hıdır olan başka biri hep Demokrat Partili olduğunu söylüyordu, çocuklarının CHP’li olmasına kızıyordu. Hıdır, Aydın’a ilk geldiğinde dil bilmediğini anlatıyordu uzun uzun, sonra şunları anlatıyordu:


İlk geldiğimde dil bilmiyordum. Dersimce konuşuyordum. Sıkıntım büyüktü. Babam önceden gelmişti. Daha sonra babam dilekçe yazmıştı, ‘ya beni de götürün, ya da çocuklarım da gelsin’ diye. Ben 1942’de jandarma ile geldim. Beni Aydın’a teslim ettiler. Yol dört gün mü desem, üç gün mü desem bilmiyorum. Aydın’dan sonra Çine’ye getirdiler. Çine’ye gelirken 4 ekmek, 1 kilo helva verdiler. Babamlar trenlere bindirilmişler. İnsanlar vagonlar içinde vıcık vıcık. Yolda zeytin veriyorlar. Babam zeytinleri atıyor. Çünkü zeytinlerin kendilerini zehirlemek üzere verildiğini düşünüyor.



Örnekleri çoğaltmak mümkün, bir de tanıdıklarımın nineleri var. Naki’nin iki yakın akrabası var, iki kız kardeş, hikâyeleri oldukça ilginç, biri Alevi, diğeri Sünni… Biri ailesinin yanında büyüyor, diğeri Sünni bir ailenin yanında… Böyle bir ‘gerçek’ ya da film, dünyanın kaç ülkesinde var.


Üçüncü Dersim, Almanya ‘Tatlı’ Vatan


Dünya’nın hangi ülkesine giderseniz gidin, Kürtler arasında en fazla gurbetçi ya Dersim ya da Maraş’lıdır. Yurtdışında olanlar, hep mağdur oldukları için buralara gelmişlerdir. Her yıl düzenli memleketlerine döner, anne ve babalarının ellerini öperler, sonra onları buralarda bırakıp giderler.


Bir ziyarete mi geldikleri, yoksa kendini sergilemeye mi geldikleri bilinmez. Yaz ayları Dersim, Avrupa Topluluğu gibidir, Avrupa’nın bütün dilleri burada konuşulur, özellikle anne ve baların en fazla üzerlerinde titrediği torunlar sadece nine ve dedelerini severler, onlarla konuşamazlar.


Ekonomik açıdan Avrupa’yı seçenler, bunun acısını köyde lüks evler yaparak alırlar, para onları sürgün etmiştir, şimdi sıra onlarda; bu arada dilleri Türkçe’dir.


Politik olarak gidenler, söylem olarak devrimci bir dille konuşurlar, hasretlik burunlarının direğini kırmıştır, artık rahat gidip gelmenin mutluluğu içindedirler, ama asla buraya dönmezler; artık çocukların okulu vardır; siyasetse, bütün yayınları alarak, bütün gece ve etkinliklere çoluk çocuk beraber giderek hal edilmiştir; hatta herkesin unuttuğu şehide, onlar ilan parası göndermişlerdir. Kırık mezar taşlarını, yıkılmaya yüz tutmuş ağılı onlar onarmıştır.


Dördüncü Dersim, İstanbul’un Dersim’i


İşte burada durduk. Sağolsun Dersim adı burada yanıktır. Hemen hemen herkesin bir Dersimli arkadaşı vardır. Her türkü barda en çok efkarımızı dağlayan Dersim türküleridir. Sayılarını biliyorum ama yazmaya gerek yok, İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da hatırı sayılır bir türkü bar ve cafe patlaması ve bunların demokrat sahip ve sahibeleri vardır.


Bu barlarda Dersimlilerle oturup konuşuruz, hep acılardan bahsederiz, dedelerimizin kahramanlığından, annelerimizin fedakarlığından… Hemşehrilik, mafyanın bir alt kolu olduğundan hepimiz hemşehrilerimizi göğe çıkarırız, en fazla caka satan bizdendir. Demokratız, derneklerimiz var, kurum kuruluşlarımız, Dersim’in tarihi ve geçmişi gibi yağlı bir ekmeğimiz de var.


Üstelik ve en güzeli ulusal özelliğimiz olan sızlanmayı pek çok severiz. Alevi olduğumuzu söyleyince bize saygı duyulmasını isteriz; Alevilik eşittir ilericiliktir çünkü; bunu kabul etmeyenler karşı-devrimcidir. Şarkıcılarımız şarkıcılığını bilmez, biraz kitle toplayınca hemen belediye başkanlığından başlar milletvekilliğine kadar, oradan bakanlığa kadar uzanmak ister.


Her ne hikmetse bu hırs gümgümesinde unutulur Dersim, unutulur madalya ve unutulur asılan, sürgün edilen dede. İstanbul’daki Dersimli için Dersim aslında bir imgedir; tatil yeri, yılda bir gidilecek bir yerdir. Not: Dersim’de bir kitabevi var ve bu kitabevi bir yıl kadar öncesine kadar kırtasiye satarak raflarında kitap bulundurabiliyordu.


Bu yazı Mesele’nin Ocak 2012 sayısında
yer almıştı.

Beşinci Dersim, Dersim


Onlar, hâlâ ordalar… Her yıl burada bir festival olur, Munzur’a sandalyeler atılır, biralar içilir, mangallar yakılır… Çöpler, kenara köşeye yığılır. Festivalin jokerleri vardır, düzenli davet edilen şairler grubu, müzisyenler grubu, tiyatrocular grubu, vs.


Festivaller çirkindir, gazetelerin ramazan ayında yaptıkları iftar sayfasına benzerler. Birkaç günlüğünedir her şey. Birkaç günde çarçabuk sevilir Dersim, burada ölenler için saygı duruşu yapılır, dağlarına, yaylalarına güzellemeler diziler…


Sonra da çekip gidilir. İstanbul’da ya da Avrupa’da bu sefer tartışmalar başlar, ben gittim, sen gitmedin ya da başka bir tartışma ben inci sattım, sen boncuk sattın…


Altıncı Dersim: İktidarın Eli


CHP içersinde Dersim katliamının tartışmalardan sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın gayet oportünist bir tavırla özür diliyorum demesiyle Dersim tekrar gündeme geldi. Özür dilemek, kabul etmektir. Tayyip kabul etti! Ancak kabul etmekle, kara leke silindi mi?


Yok, hayır. Bana kalırsa, kara leke daha bir derinleşti. Tayyip’in özrünü kabul etmeyenler, bu yetmez dediler, bu yetmez ve ondan şunu istediler. Willy Brandt 7 Aralık 1970’ de Polonya ziyareti sırasında Varşova’daki soykırım anıtının önüne gitti ve burada diz çöküp özür diledi; böylece, Almanya tarihiyle yüzleşti.


Tayyip’ten beklenen buydu. Diz çökse, Türkiye tarihiyle yüzleşecekti. Bu kadar basitti. Diz çökmek bir gösteridir. Burada diz çöken, kendini gösterir ve bu politik olarak düşünüldüğünde bir tiyatrodan öteye gitmez ve dahası bana göre unutmayı, bir kişinin diz çökmesiyle meşrulaştırır.


Katliamlar ki unutulmak için değildir. Katliamları yapanlar, katliamları unutmak için yapmamışlardır, yapmazlar. Katliamdan maksat sadece öldürmek değildir; yaşayanların ve onların devamı olan nesillerin belleklerinde unutulmaz olan acıyı bırakmaktır ve bakın biz bunu yaptık ve dahasını da yaparız demektir.
Katliam, insan ölümü değildir bu yüzden; katliam, sürekli göz önünde tutulan cesetlerdir. Dahası diz çökme, Almanya tarihinde bir soykırım olarak kalmadı hiç, bu eylem Brandt’ın kişisel eylemiyle sınırlı kaldı; Alman halkı yüklü tazminatlar ödense de bu özürden uzak durdu.


Buradan bakarsak, Tayyip’in özür dilemesi ne partisini bağladı, ne de Türk halkını. CHP’nin kısır ve BDP’nin günübirlik vasat siyaseti yüzünden de bu özür mesele iktidarın elini güçlendirmekten ileri gitmedi. Özürden sonra Seyit Rıza’nın torunu Bülent Arınç’ı ziyaret etti ve bu özürden duydukları memnuniyeti dile getirdi. Tayyip, rakiplerini köşeye sıkıştırdı ve zaten özürden maksat tarihle yüzleşmek değil, rakiplerini köşeye sıkıştırmaktı. Tayyip, başardı!


Özür meselesinden sonra katliamın aktörleri konuşuldu. Celal Bayar ve Mustafa Kemal arasında bir gelgit yaşandı. Mustafa Kemal, CHP nezdinde aklanmaya çalışıldı, Bayar’a yüklenecek olan bir katliamla, beyaz bir sayfa açılacaktı. Celal Bayar’ın yirmi beş yıl avukatlığını yapan Hüsamettin Cindoruk gazetelere konuştu. Mustafa Kemal, Bayar’a vurun diyor. Bayar, vurduklarını söylüyor. Mesele bu kadar basitti. Ancak eksikti.


Ne Yapılmalı?


Dersim’le ilgili Tayyip’in özür dilemesi partisinin açılım trafiği içinde yalnızca bir reklamdır. Devletin Dersim katliamıyla ilgili tazminat ödemesi gerekir:1916’dan başlayıp 1937-1938’de biten katliam süreci boyunca yerlerinden edilen aileler tespit edilmelidir ve bu ailelerin kamulaştırılan- hazineye devredilen topraklarının iadesi gerekir. Her katliam bir toprak meselesidir de aynı zamanda.


Devletin elindeki arşivler açılmalıdır. Hangi aileler nereye sürgün edildi, bu tespit edilmelidir; kim nereye sürgün edildi. Arkeologlar tarafından Dersim bölgesinde kazılar yapılmalıdır. Arkeologların buldukları kemikler toplanmalı ve kemiklerle bir soykırım müzesi yapılmalıdır.


Üniversitelerde Dersim’le ilgili kürsüler kurulmalı ve kurulacak olan bu kürsülerde Dersim’le ilgili çalışmalar yapılmalıdır. Sürgün edilen aileler ve topraklarına el konmuş kimseler tarih ve sosyolojinin eleğinden geçilerek incelenmelidir.


Dersim’le ilgili katliam sırasında hazırlanan raporlar ve kitap- kitapçıklar var. Bu kitapçıklara kimi zaman ‘sürgün defterleri’ denmektedir. Bu defterler başbakanlık arşivlerinden çıkartılmalı ve ailelerin nerelere sürgün edildikleri belirtilmektedir.


Bütün bunların yanında kültürel anlamda Dersim büyük bir zenginliktir; bu zenginliğini Kürt ve Alevi kimliğinden alır. Dersim’deki kültürel doku siyasal bir mesele haline getirilmeden araştırılmalıdır. Özerk ve ahlâki bir bakış açısıyla Dersim kültürü, dili ve tarihiyle masaya yatırılmalıdır.


Dersim’le ilgili çok yalan yanlış bilgiler de vardır. Örneğin şu söylenir: Seyit Rıza ile Şeyh Said karşılaşmışlar. Seyit Rıza kurban kesmiş, Şeyh Said, “Ben Alevinin elinden kesilen kurbanı yemem,” demiş ve görüşme tıkanmış. Söz konusu görüşmede sadece üç kişi varmış, bunlardan biri de her seferinde efkar dağıttığımız arkadaşımızın dedesidir!


Bir ara topladım, bu görüşmeye tanık olan arkadaşlarımın dedelerinin sayısı onu geçti; tekzip ise oldukça basit, arkadaşlarımın her biri Dersim’in bir ilçesinden. Gerçekte ise böyle bir görüşme olmamıştır. Bu tür dedikodular sahte tarihçiler ve devlet tarafından resmen uydurulmuştur. Bu ve benzeri dedikodular için


Dersim’le ilgili sağlam bir arşiv oluşturulmalıdır.


Son olarak bir mezarlık meselesi vardır. Ne Şeyh Said’in ne de Seyit Rıza’nın mezarlarının yerleri bellidir, bu ikisine Bediüzzaman’ı da eklersek, ortada kalmış üç mezarımız vardır. Kürtler, Kürt milletvekilleri üzerinde baskı kurmalılar, demelidirler ki dedelerimizin mezarı için anıt mezar istiyoruz.
Üstelik bu anıt mezarlar kişilerin doğup büyüdükleri yerlerle sınırlı kalmamalı; bu mezarlar Ankara ve İstanbul gibi yerlerde inşa edilmelidir.


Bitirirken, aranıyor, ilandır: Ankara’da Seyit Rıza için görkemli bir anıt mezarın açılışını yapacak babayiğit bir başbakan ve bunu meclise taşıyacak bir mebus aranıyor.


Not: Bu yazının bir kısmı 2006 yılında Esmer dergisinde yayınlanmış; Mesele için yazı tekrar gözden geçirilmiştir.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir